Makale

Ejderdoğan – Bölüm 20

Dağınık, kir içinde kalmış, yaşanılamaz olarak nitelendirilen bir odadaydı. Aslında burası oda bile değildi, daha çok bir hücre görünümü vardı. Zayıf alevle yanan yağ lambaları dışında başka hiçbir ışık kaynağı yoktu. Lambalardan sızan yakıt duvardan aşağıya, en az duvarlar kadar kirli görünen zemine iniyordu.

Giysiler, kitaplar, tanınmaz hale gelmiş parşömen parçaları ve yiyecek artıkları hücrenin dört bir yanına dağılmıştı. Hücre sakininin çöpleri ve dağınıklığı umursamadığı aşikardı. Yatağın yan tarafındaki raflar kalın ciltli ve bir çoğu kadim lisanda yazılmış kitaplarla doluydu. Raflar ve yataktan gelen çürümüş ahşap koku insanın genzini yakacak cinstendi.

Hücrenin kapısı ise ayrı bir olaydı. Çelikten yapılma koca kapı o kadar çok güvenlik kilidine sahipti ki açılması saatler sürebilirdi. Paranoyakça görünüyor olabilirdi ama buranın sakinine göre gerekli bir önlem olmalıydı.

Burada yaşayan kişi orta yaşlı, esmer bir Nord’du.Yaşlanmaya başlayan yüzünde kırışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Bakımsız sakalı ve saçları da yaşından nasiplerini almışlardı. Adam çalışma masasına oturmuş, elinde tüy kalemiyle bir şeyler çiziktiriyordu. Gözlerinde kaçışının yarattığı gerilimle karışık bir hüzün vardı.
Dışarıda bir tıkırtı duyduğunu sandığında korkuyla oturduğu yerden kalktı ve kapıya yöneldi. Kulağını soğuk çeliğe dayadı ve bir şeyler duymayı umarak dinlemeye başladı. Seslerin kaynağının ne olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı ve kalp atışlarının yeniden normal seviyesine inmesini beklemek için bir süre kapıya yaslanmış halde dikildi.
Bir gün onun için geleceklerini biliyordu. Ona ihtiyaçları vardı. Bildikleri bilmek, tanık olduklarına tanık olmak, yaşadıklarını öğrenmek istiyorlardı. Pek dost canlısı oldukları da söylemezdi.

Şimdilik sorun yoktu, henüz saklandığı yeri bulamamışlardı. Kısa bir süre için rahat olabilirdi. Ağır adımlarla masasına yürüdü ve çalışmasının başına döndü. Sesler yenide kaybolmuştu. Sadece tüy kaleminin hışırtısı ve yağ lambalarının yanarken çıkarttığı tekinsiz tıslamalar ona eşlik ediyordu.

                                                                   ***

Başka bir hücre, Solitude

Neff ile konuşmasının üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Bir gün, bir hafta, bir ay? Zamanı unutmuştu. Geçen her dakika Astrid ve Lydia’nın umutlarını kemiriyordu. Plan kusursuz değildi elbet, ama işe yarayacağı düşünmüştü. Hala çürümüş bir hapishane hücresinde uyuduğuna göre plan tutmamıştı.

Ülkenin önemli şehirlerine ulaklar göndermişlerdi. Her bir ulak Ejderdoğan’ı aramakla görevlendirilmişti. Whiterun ve Windhelm öncelikli bölgelerdi. Neff, Hırsızlar Loncası’nın bir üyesi olduğundan habercileri ayarlamak sorun olmamıştı. Lonca’nın bağlantıları güçlüydü. Ne var ki Aodray’dan bir iz yoktu.

Zindandan kurtulmaları için tek yol Aodray’ın Solitude’a gelmesiydi. Tullius’a karşı gelebilecek yegane kişiydi. Lydia’nın kimliğini tüm Skyrim’e duyurmadan onu engelleyebilirdi. İşin sonunda Aodray gerçekleri öğrenecekti, bunu biliyordu ama yine de Jarl Balgruuf’un ya da halkın öğrenmesinden iyiydi.

Gerçekler…

Lydia göğsünün sıkıştığını hissetti. Kendisiyle ilgili gerçeği öğrendiğinde Aodray’ın tepkisini hayal etmişti. Kahverengi gözlerdeki hayal kırıklığını görmek istemiyordu. Ejderdoğan ona güvenmişti, hayatını kurtarmıştı. Yanında gezdirdiği kişinin aslında kim olduğunu öğrendiğinde artık ona güvenmeyecekti.

“Ne yapacağız Lydia?”
“Bilmiyorum.” diye cevap verdi Lydia. Bilmiyordu da.
“Ejderdoğan’dan ses yok, planın işe yarar diye ummuştum.” dedi Astrid. “Buraya alışmaya başlasak iyi olur.”
“Olabilir.”

Astrid yataktan kaktı ve duvar dibine yaslanan Lydia’nın yanına geldi. Kaşlarını çatmıştı.

“Senin aklından neler geçiyor?” diye sordu yarı merak yarı kaygılı bir tavırla.

Lydia derin bir nefes aldı. Ağrısı dinmemişti. Üstelik başı da hafiften ağrımaya başlamıştı.

“Kurtarılmak istediğimi sanmıyorum Astrid.” diye cevapladı. Konuşurken Astrid’e bakmaktan çekinmişti.
“Ömrümün kalanını burada geçirmek beni de çok mutlu eder.” diye tersledi Astrid.
“Öyle değil. Bilsin istemiyorum.” diye zorlukla konuştu Lydia. Hala gözlerini kaçırıyordu.
“Kardeşlik’te olmaktan utandığını bilmiyordum Lydia.”

“Kardeşlik olmakla ilgili değil, o benim hayatımı kurtardı, şimdi nasıl olurda ona…”
“Katil olduğunu söylersin.” diye tamamladı Astrid. Lydia ona kaçamak bir bakış fırlattı. Çatılan kaşları hava kalkmıştı. Rahatsız edici şekilde gülümsüyordu.
“Bana öyle bakma.” dedi Lydia kızgın bir şekilde. Esmer teninin, yüzünün kızarmasını gizlemesini umuyordu.
“Ben senin liderinim, nasıl istersem öyle bakarım.”

Lydia karşılık vermedi. Astrid, Lydia’yı omzundan tutup kendine çevirdi. Gözlerini dikmiş bakıyordu. Bir şey demese de anlatmaya çalıştığı şey çok belliydi.
“Bilmiyorum.” dedi Lydia boğuk bir sesle.

Aodray’a karşı bazı hisler beslediği doğruydu fakat bunun ne kadar ileri bir seviyede olduğu hakkında bir fikri yoktu. Aodray güçlü, cesur ve kibar biriydi. Yanındakileri korumak için canını hiçe sayacak kadar da vefalıydı. Her kadının aşık olmak isteyeceği türden bir erkek. Ya Lydia?

“Kim olduğumuzu ondan saklamanın bir yolu yok değil mi?” diye sordu Lydia.
“Neden zindanda olduğunu sormayacağını bekliyorsan aptal olmalısın.” dedi Astrid alayla. “Sormazsa da o aptal olmalı. Ki her şeyden önce Tullius ve elf büyücüyle görüşecektir. Eh, onlar, bizim Karanlık Kardeşlik mensubu kişiler olduğumuzu söylemezlerse çok şaşırırım.”
“İlk defa Eski Yol’u özledim desem.” diye güldü Lydia.
“Eh, o zaman Tullius bizi burada tutamazdı.” dedi Astrid.
“Ama..”
“Bizde politikacıların k*çlarını öpüyor olurduk.”

İkisi de kahkahalarını tutamamışlardı. Lydia uzun zamandır ilk kez böylesine gülüyordu. Gözlerinden yaşlar gelene kadar devam etmişlerdi. Nihayet durduklarında Lydia:
“Ne olursa olsun bizler beş para etmez insanlarız.” dedi Astrid’e dönerek. “Yine de liderimizin sen olunca işler kolaylaşıyor.”

Astrid, Woe’yu kılıfından çıkarttı ve Lydia’ya uzattı. Lydia şaşırmıştı. Normalde kesinlikle böyle bir harekette bulunmazdı. Onun haricinde hiç kimse Woe’ya dokunamazdı. Lydia kendisine uzatılan bıçağı saygıyla kabul etti.

Gümüşten bir hançer. Kabzası ve bıçak bölümü baştan aşağıya altın işlemelerle süslüydü. Lydia gözlerini alamıyordu. Woe’ya daha önce hiç bu kadar yakından bakmamıştı. Tek kelimeyle inanılmazdı.

“Harika öyle değil mi?” diye sordu Astrid.
“Kesinlikle.” diye cevap verdi Lydia.

Her zaman Woe’nun nasıl olup da Cyrodiil’den çıkıp buraya, Skyrim’e geldiğini merak etmişti. Eskiden bir Bosmer’a  (orman elfi) ait olan bıçak, şimdi yüzyıllar sonra bir Nord’un elindeydi. Woe’nun Skyrim’e olan yolculuğu Lydia için hep soru işareti olmuştu.

“Astrid, bir şey soracağım. Bu şey senin eline nasıl geçti? Tamam, senin liderliğinin sembolü filan da tüm bunlar nasıl oldu?”
“Daha bıçağı sana vermeden bu sorunu tahmin etmiştim Lydia.” diye güldü Astrid.
“Yani.” dedi Lydia omuzlarını silkerek.
“Woe’yu bana veren bizzat son Dinleyici’ydi.” dedi Astrid.
“Ne?” Lydia az kalsın bıçağı düşürüyordu. “Nasıl yani? Cyrodiil Dinleyici’si mi?”

Astrid ona bakmıyordu. Anılara gömülmüş gibi uzak bir noktaya sabitlenmişti. Gözleri cam gibiydi.

“Kardeşlik lideri olduğum zaman Ungolim beni ziyaret etti.” diye anlattı Lydia. “Hikayeler hep vardı. Geçmişi hepimiz biliyorduk. Lucien’in ihanetini, Gecenin Annesi’nin bizi terk edişini, ölen Kardeşlik üyelerini… Tamriel’de Eski Yol’u terk edenler ilk biz olmuştuk. Sanırım bu yüzden geldi. Fazla zamanı yok gibiydi, pek konuşmadık. Bıçağı bir süreliğine bana emanet ediyordu. Sahibine geri dönene kadar benimle olacaktı.”

“Ne yani bıçağı sana vermedi mi? Sadece taşımanı mı söyledi?”
“Evet, aynen öyle.” diye cevapladı Astrid. “Gerçek sahibi geri dönene kadar.”
“Ama.. ama o ölmemiş miydi?” diye korkuyla gözlerini açtı Lydia.
“Saçmalama Lydia.” diye düzeltti Astrid. “Elrin öldü. Ungolim’in bahsettiği yeni Dinleyici’nin ortaya çıkışıydı. O gün geldiğinde liderliğimi ve Woe’yu yeni Dinleyici’ye devretmem gerektiğini belirtmek istiyordu.”
“Sesin keyifsiz çıktı.”
“Yeni Dinleyici demek, Eski Yol’a geri dönüş anlamına geliyor.” diye açıkladı Astrid. “Bunu yapmak istemiyorum. Kardeşlik’in lideri benim, bir başkası değil. Ülkenin en iyi suikastçılarını bir araya getiren de benim.”
“Madem bunu yapmak istemiyordun, niye bıçağı kabul ettin ki?”
“Ungolim saygı duyulan biriydi. Ömrünün son günlerinde benim için gelmişti. Bıçağı da sırf ona olan saygım ve eski sahibine olan hayranlığım için aldım. Başka birine vermek için değil.”
“Daha öncede söyledim Astrid, sana ve inandığın şeylere olan inancım tam. Sen hepimizin liderisin.” dedi Lydia bıçağı geri uzatarak.

“Sağ ol Lydia, bunu senden duymak güzel.” diye gülümsedi Astrid.

Hapishanenin kapısı gürültüyle açılınca ikisi birden irkilmişti. Ayak sesleri onların olduğu bölüme doğru geliyordu.

“Tullius.” diye tısladı Astrid. Kimlerin geldiği görmek için parmaklıklara dayanmıştı.

Tullius ve yanındaki iki koruma ikisinin bulunduğu hücrenin önüne gelince durdular. Lydia bu ziyareti beklemiyordu. O yüzden oldukça şaşırmıştı.

Tullius’un yüzü ifadesizdi. Boş bakıyordu. Korumalarına işaret verdi ve kapıyı açmalarını söyledi. Lydia salıverilmelerinin bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemişti. Bu işte bir bit yeniği vardı.
Kapı açılır açılmaz öne çıktı ve Tullius’a dönerek:
“General, artık beni bir koz olarak görmüyor musunuz?”

Tullius ifadesiz yüzüne yakışan bir sesle cevapladı.

“Ulfrick’in adamları Ivarstead’e yapılan saldırı ile ilgili hiçbir kanıt bulamadı. Özgürsünüz, sana artık ihtiyacım yok.”
“Ben buraya tıkılmamın asıl sebebinin Ejderdoğan’ın iç savaşta oynadığı rol olduğunu sanıyordum.”

Tullius cevap vermedi.

“General?” diye kızgınlıkla sordu Lydia.

Tullius’un yüzü gölgeler içindeydi. Gözleri bir anda pişmanlık duygusuyla dolmuştu. Lydia kalbinin sıkıştığını hissetti. Nedense söylemek üzere olduğu şeyden korkuyordu.

“Üzgünüm.” diye cevapladı Tullius. “Thalmor onun öldüğünü belirten bir duyuru yaptı. Sanırsam elçiliğe sızdığı sırada Justicar’lar tarafından öldürülmüş.”

Lydia gözlerini kapattı ve böyle bir şeyin hiç olmamasını diledi.

                                                                                ***

“Harekete çoktan geçmeniz gerekirdi, çünkü onlar hep buradaydılar. Kadim parşömenler geri döneceklerini söylemişti. Yıkım bitmemişti, sadece ertelendi.”

Adam tüy kalemini parşömenin üzerinden kaldırdı ve bir kez okudu. Sayfalarca yazmıştı ama bu son cümleler en önemlileriydi. Skyrim’e bir mesaj ve belki de son bir uyarıydılar. Zamanın azaldığını biliyordu. Acele etmeliydi, bu yüzden devam etti.

“Bilinmezlik Kapıları (Oblivion Gate) açıldığında Skyrim’in çocukları kendi kardeşlerinin kanını dökmeye başladılar. Kadim tehdit unutulmuştu.”

Bir kez daha kapının dışında sesler duyduğunu sanarak irkildi. Kapıya doğru baksa da harekete geçmedi. Yeniden işinin başına döndü.

“Ama hiç kimse onların var oluşlarına inanmadı. Belki de inanmak istemediler. Fakat gerçek eninde sonunda ortaya çıkacaktı ve gelişini karanlık alevlerle kutlayacaktı. Skyrim düşerken, alevler gökyüzünü kaplayacaktı.”

Adam kalemi daha sıkı kavradı.

“Nitekim onların bile korkuları vardı, korktukları ve yüzleşmeye çekindikleri bir kişi vardı. Kendi dillerinde ona Dovahkiin derlerdi, yani Ejderdoğan!”
“Artık geri dönmesi gerekiyor, çünkü geldiler. O geri dönmezse…”

TAK! TAK! TAK!

Adam parşömeni hemen ortadan kaldırdı. Gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Sonunda onun için gelmişlerdi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu