Makale

Oyun Akademisi #28

Saat 14.41 ve ben bu haftaki Oyun Akademisi’ni yazmakla görevlendirildim. Malum Mert Günhan arkadaşımız yıllık iznini kullanıyor ve yerine ben bakıyorum. O halde sabah yolda, cep telefonumdaki NES/SNES (Bilmeyenlere Nintendo Entertainment System) emülatörüyle oynama fırsatı bulduğum oyunların döneminden bahsedeyim diyorum. Merak etmeyin, oyunların teknik detaylarından, o dönemin oyun sektöründen falan bahsetmeyeceğim. O dönemde atari kaseti peşinde koşan bendenizden bahsedeceğim bu yazıda. Aslında kaset peşinde koşan sadece ben değil, benim yaşımda veya benim yaşıma yakın olan herkesin hikayesi bu.

Sarı renkli Yoshi’li Mario

Atari kasetlerine geçmeden önce sizleri biraz daha öncesine götürmek istiyorum. Ülkemizde oyun dendiğinde henüz bilgisayarın veya konsolların akla gelmediği bir döneme. Babamın muhasebeci olması nedeniyle bilgisayar teknolojisiyle erken tanışan şanslı çocuklardan biriydim. O dönemde ülkemize yeni gelen IBM bilgisayarlarla ve 5’25’’lik disketlerle haşır neşir olabiliyordum. Henüz grafik namına herhangi bir gelişim yoktu. Grafiği bırakın, ekranınız bile sadece yeşil renk gösterebiliyordu. Adam asmaca gibi basit oyunları diskten oynatabiliyordunuz. Uzun bir süre bu IBM’le vakit geçirdikten sonra (ki kendisi hala evimizde bulunuyor), kesin hatırlayamamakla birlikte bir adet 368DX makineye adım attım. Artık yeşil değil, pembe ve tonlarını gösteren bir CGA makineye sahiptim. O dönemde ismini hala hatırlayamadığım bir cyborg oyunu ve yanılmıyorsam Atari’nin geliştirdiği ilk 3D yarış oyunlarından Hard Drivin’i oynuyordum.

Küçük yaşta olduğumdan ve arkadaş çevremin oyun konusunda pek de bilgili olmaması sonucunda ne C64 ne de Amiga sahibi olabildim. Evet itiraf ediyorum. O dönemin en popüler oyun makinalarından uzak büyüyen biriyim. Bunun eksikliğini de oldukça fazla yaşıyorum.

Ancak en azından sonraki nesli, bilip bilmeden de olsa ucundan yakalayabildim. Hepimizin “karakutu” olarak bildiği Atari 2600’le giriş yaptığım konsol âlemi, o zamanlar bizim için sadece “atari” olan NES ve SNES’le devam etti. Tamamen Japonca olan Tsubasa’yı oynayarak dilimi geliştirdim, Yoshi’li Mario kaseti arayarak çocukluğumu heba ettim. Hem de bulduğumdan 2 gün sonra kasetin bozulmasıyla birlikte hayatımın ilk hayal kırıklıklarından birini de yaşamış oldum.

Komşunun oğlunda SEGA Master System görmüştüm ve gördüğüm gibi kendimi kaybetmiştim. O konsol o kadar büyülü bir cihaz gibi görünüyordu ki, sanki elimdeki “atari” bir çöp, o çocuğun Master System’i ise size telepatik imajlar yollayıp oyunun içine girmenizi sağlıyor gibi hissediyordum. Bu durumun düzelmesi ise annemle birlikte bir tanıdığın evine gidip, tanıdığın çocuğunun evde olmamasından fırsat bilerek SEGA Mega Drive oynamamla olmuştu. O kadar da büyülü bir fark yoktu.

Sonraları

Sanırım 80’lerin sonunu yakalayan nesil, çocukluğun her tadını almış bir nesil olarak çok şanslı. Ne evlere, İnternet kafelere kapanıp deli gibi video oyunları oynadık, ne de tüm vaktimizi dışarda geçirip sokakta maç yaptık. Her ikisini de yerinde, her ikisini de tadında bıraktık.

Şimdileri ise ne sokakta maç yapan mahallenin çocukları, ne de komşunun çocuklarıyla toplanıp saatlerce Flintstones oynayan gençler var. Sokaklar gözlemleyebildiğim kadarıyla boş. Artık herkes kendi konsoluna, kendi PC’sine sahip ve arkadaşlarla oyun oynamak, Internet üzerinde kalan bir zevk.

Galiba herkes biraz eski kafalılık yaşıyor. Benim için arkadaşlarla oyun oynamak, en azından World of Warcraft oynarken bile bir şekilde yan yana olmaktan geçiyor. Konsol oynarken de bu durum farklı değil. Umarım bu durum ileride de değişmez ve sosyallik, oyuncuların hayatının en önemli parçalarından biri olmaya devam eder. Haftaya tekrar görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu