Oyun İncelemeleri

The Medium inceleme

The Medium içerisinde nostaljik bir oynanışı barındıran ama günümüz teknolojisinden de geri duymayan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Playstation 1 ve 2 döneminde örneklerini sık sık gördüğümüz sabit kamera açısına sahip olan oyunların modern bir versiyonu da diyebiliriz The Medium için. Oyunun bu nostaljik duruşunu başarıyla taşıdığı anlar kadar bazı yönlerden zayıf kaldığı noktalar da bulunuyor. Şimdi gelin The Medium inceleme yazımızda oyunun hikayesine ve oynanıştaki bu ayrıntılarına göz atalım.

The Medium incelemesi

[reklam=496]

Psikolojik korku türünde olan The Medium oyununda Marianne isimli bir karakterin kontrol ediyoruz. Oyunun hemen başında öksüz olduğunu anladığımız Marianne, baba figürü yerine koyduğu biri tarafından büyütülmüş. Çocukluğundan beri özel olduğu belirtilen ve bu ifadenin hakkını da veren Marianne, bazı özel güçlere sahip. 

Bu özel güçlerin başında Araf olarak tabir edilmese de benzer bir boyuttaki ruhlarla konuşabilmesi geliyor. Ölen bazı kişilerin burada sıkışıp kaldığı ve Marianne tarafından ışığa doğru gönderildiğini anlıyoruz. Kısacası kendisi bazı görülere de sahip olan ve ölmüş ruhları hidayete erdiren bir karakter portresi çiziyor. Bu görülerin en önemlisi ise ölen bir kız çocuğu. Çocukluğundan beri aynı görüyü defalarca gören Marianne, aslında kendisinin de neden bu güçlere sahip olduğunu bilmiyor. 

Oyunun ilk dakikalarında gizemli bir telefon alıyoruz. Ahizenin diğer ucunda olan Thomas isimli bir karakter bizim ismimizi bildiği gibi bu medyum güçlerimizden de haberdar olduğunu söylüyor. yardıma ihtiyacı olduğunu belirttikten sonra bize bir otelin ismini veriyor ve tabir-i caiz ise sırra kadem basıyor. Biz de karakter gibi bu bilinmezliğin ortasında oyuna başlıyoruz. Çok küçük bir hikaye girişinin ardından geçmişinde büyük katliamların yaşandığı bu terk edilmiş otele gidiyoruz.

Oyun başta da belirttiğim gibi nostaljik oyunların yapısını içerisinde barındırıyor. Resident Evil, Silent Hill gibi birçok seri bildiğiniz gibi sabit kamera açısına sahip olarak karşımıza çıkmışlardı. Fakat teknolojinin gelişimi ile birlikte bu serilerin TPS, omuz kamerası ve hatta FPS olarak yayınlandığını da gördük. Burada ufak bir parantez açarak ek bir bilgi vereyim, çünkü oyunun en büyük kopuşlarından biri bu sabit kamera açısı ile alakalı. Oyunların bir dönem sabit kamera açısına sahip olmasının en büyük sebebi teknik yetersizlik. Yani o kamera açıları dışında kamera dışında kalan bölgeler aslında oyunlarda yok. Çizim mesafesi ve çizilen alanlar daha az olduğu için yapımcılar anlatıma daha çok odaklanabiliyorlardı.

The Medium ise sabit kamera açısı konusunda iyi işleyen dinamiklere sahip. Bir odadan çıktığınızda kamera açısından dolayı zaman zaman karakter kontrolünü kaybettiğiniz anlar oluyor ama genel işleyiş stabil bir şekilde korunmuş. Bu sabit kamera bazı anlarda kayan ve hareketimize göre daha fazla alanı görmemizi sağlayan dinamiklere bürünebiliyor. En büyük sıkıntısı ise kovalamaca sahnelerinde yatıyor. Oyunun bazı anlarında korku unsurunu arttırmak için kovalama sahnelerine yer verlmiş. Diğer boyutta geçen bu kovalama sahneleri genelde karakterin ekrana doğru koşması şeklinde ilerliyor. Bu yapı hem sabit kamera nostaljisini hem de boyutlar arası eşitliği biraz baltalamış durumda.

Oyunda etrafı araştırmak yeni detayları öğrenmenize de olanak sağlıyor. Gazete kupürlerinden, bulduğunuz eşyalardan hikaye ve oyunun dünyası hakkında daha fazla bilgi alabiliyorsunuz. Marianne aynı zamanda dokunduğu eşyalar ile etkileşime geçme özelliğine de sahip. Örneğin otele girdiğinizde yerde duran eskimiş bir ayakkabıya bakıp, geçmişte yaşanan yıkımın seslerini duyabiliyorsunuz. Aynı şekilde konuşmaları da duyabildiği için hem hikaye ilerleyişi hem de ek bilgilere bu şekilde ulaşmanız sağlanmış.

Bloober Team, oyununun oynanış dinamiklerinde çok sık görmediğimiz bir sisteme yer vermiş. Bu sistem bazı anlarda aksayabiliyor ama pein peşin farklı bir şey denedikleri için yapım ekibinin de tebrik edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Oyunda belirttiğim gibi iki farklı boyut var ve oyunun büyük bir bölümünde bu iki boyutu aynı anda görüyorsunuz. Yani dolaştığınız her alan, oda aslında diğer boyutta da benzer yapılara sahip. Bu nedenle her iki boyutta da olan karakterinizin hareketlerinin bile aynı olduğunu görüyorsunuz. Mesela Marianne diğer boyutta bir ruh ile konuşurken gerçek dünyada da aynı şekilde hareket ediyor ve konuşuyor. 

Tabi bu boyut işleyişi oyunun bulmaca dinamiklerine de yansıtılmış. Aynı anda ilerleyip farklı boyutlarda farklı eşyalar bulabildiğiniz gibi Marianne odaklandığında sadece diğer boyuttaki halini de kontrol edebiliyor. Bu sayede sadece diğer boyutta var olan bazı alanlara gidebiliyor ya da yolunuzu bu şekilde açabiliyorsunuz. Bu özelliği çok uzun kullanamadığınızı da belirteyim. Belli bir süre sonra karakterin odağı bozuluyor ve diğer taraftaki hali yok olmaya başlıyor. Hemen odaklanmayı bozup, yeniden odaklanma şansına tabi ki sahibiz.

Bu iki boyut arası işleyiş dışında oyunun belli bir aşamasından sonra aynalar aracılığı ile boyutsal geçişleri de yapabiliyorsunuz. Yani gerçek dünyada laylaylom hareket eden Marianne, aynadan direkt olarak diğer boyuta da geçebiliyor ve sadece buradaki karakterin kontrolünü de sağlayabiliyor. Tüm bu geçişler oyunun bulmaca yapısına ve oyun alanına göre tasarlandığı için keyifli olmuş diyebilirim. Ama her iki dünya da benzer hatalra sahipken bir diğerinde uzun koridorlarda koşmak biraz önce de bahsettiğim gibi bu bütünlüğe biraz zarar vermiş.

Oyun işleyiş olarak biraz çizgisel bir yapıda ilerliyor. Yani bir odada bir bulmaca çözecekseniz oyun sizi o odaya hapsediyor. Ne Silent Hill’de ne de Evil Within’de olduğu gibi etrafı iyice kolaçan etmenize izin vermiyor. Oyunun belki de en sevmediğim yönü bu oldu diyebilirim. Güzel bir dünyası var ama sürekli arkadan sizi itekleyen bir el olduğunu hissediyorsunuz. Kovalama anları ve bazı gereksiz gizlenme dinamikleri dışında oyunun dünyası güzel bir şekilde tasarlanmış. Hikaye kendisini merak ettiriyor ve karşılaştığınız karakterlerin amacını sorgulamaya başlıyorsunuz. Ayrıca topladığınız bilgiler ile geçmişte yaşananları takip etmek, okumak da benim gibi detay seven oyunculara ayrı bir haz veriyor diyebilirim. 

Oyunun bu dünyası görsel açıdan da iyi diyebileceğim bir yapıya sahip. karakter ifadeleri biraz donuk olsa da bu ölçekteki bir oyun için yeterli. İki dünya dinamiği güzel bir şekilde tasarlanmış. Yani mükemmel bir görsellikle karşılaşmıyorsunuz ama üzerine düşen görevi de başarıyla yerine getiriyor diyebilirim. Oyun teknik anlamda akıcı ama yüksek bir donanımda test etmeme rağmen zaman zaman frame düşmeleriyle de karşılaştım. Son olarak oyunun müzikleri ve ortam sesleri gerilim unsurunu da körüklemeyi başarmış. Zaten Silent Hill oyunlarının müziklerine de imza atan Akira Yamaoka, Arkadiusz Reikowski ile birlikte oyunun müziklerine imza atmış.

Sonuç olarak The Medium, Amerika’yı yeniden keşfetmiyor ama nostaljik yapısı ile farklı bir deneyim sunmayı başarıyor. İşi sadece ortam sesleri, gerilim unsuru üzerine yoğunlaşarak ilerletse çok daha başarılı bir oyun olabilirmiş ama bazı Jump Scare anlarında ve korku öğelerinde sıradanlaşmaya başlıyor. Kısacası The Medium korku, gerilim türünü seviyorsanız nostaljik bir tat da alabileceğiniz bir yapım olmuş diyebilirim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu