Ejderdoğan – Bölüm 8
Not: Bundan sonra Ejderdoğan yazıları cumartesi günleri yayınlanacaktır. Bilginize.
Kuzeyin çocuklarının soğuğa dayanıklı olduğu söylenir, ama Aodray bu deyişin böylesine bir imtihandan geçeceğini bilemezdi. Kılıç tutan sağ eli sanki kabzaya yapışıp kalmıştı. Ciğerlerine çektiği her nefes başını döndürüyordu. Muhafız miğferini yolculuk sırasında kaybettiğinden, yüzünü fırtınadan koruyamıyordu. Sol yanındaki ağırlık ve yaralı bacağı hareket etmesini büyük ölçüde güçleştiriyordu.
Yerdeki kar tabakasını eriten kan izlerini kaygılı bir şekilde takip ediyordu. Acele etmesi gerekiyordu! Yoksa…

“Biraz daha dayan Lydia!” dedi sol omzuna yaslanmış, onunla beraber yarı baygın yürümeye çalışan kadına dönerek. Normalde esmer olan ten rengi bembeyaz kesilmişti. Lydia konuşmaya çabalasa da başarılı olamadı.
***
Sallanarak geçen üç günün ardından, at arabası nihayet Ivarstead’e varmıştı. Berbat bir yolculuk olmuştu ve bunun sebebi arabanın sürekli sallanması değildi. Seyahat sırasında, gittikleri güzergah üzerinde olmasından dolayı Helgen’den geçmek zorunda kalmışlardı. Her ne kadar Aodray sadece surları görmüş olsa da bu bile çoktan unutmak istediği berbat anıları canlandırmaya yetmişti.
İdam mahkumu olarak, yine bir at arabasında elleri bağlı şekilde kasabaya giriş yapmıştı. Hatırlayamadığı şeylerden ötürü isyancı muamelesi görmüştü -ki hala hatırlamıyordu. Kurtulmasını sağlayan şeyse uzun zaman aklından çıkmayacaktı. Şeytanı görmüştü. Helgen’i, şeytan bizzat kendisi gelip yok etmişti.
Riverwood’da da işler yolunda değildi. Muhafız takviyesi yapılan köy, şimdi daha çok askeri kampa benziyordu. Sıkı yönetim nedeniyle halk akşamları erkenden evlerine çekilmek durumunda kalıyordu. Gerçi Riverwood halkının bundan pek şikayeti yoktu. Skyrim’in üzerine kara bulut gibi çöken ejderha tehdidi tüm ırkların içini korkuyla doldurmuştu. Onları gözeten muhafızların olması aslında iyi bir şeydi. Evlerinde biraz olsun rahat uyuyabilirlerdi.
Köyden sadece geçip gittiklerinden Aodray burada kazandığı dostlarını doyasıya görme fırsatını kaçırmıştı. Riverwood’dan yolcu alacaklarını söyleyen arabacı bir kaç dakikalığına durmuş, o sırada nehir kıyısında günlük işleriyle meşgul olan Gerdur, onları görünce koşarak yanlarına gelmişti. Kısa süreliğine laflayabilmişlerdi. Ne yazık ki Gerdur’un anlattıkları moralini bozmaktan başka bir işe yaramamıştı.
Helgen’den kaçmış olsa da Ralof hala bir isyancı ve kaçaktı. Muhafızların arttırılmış olması fark edilmesine neden olabilirdi. Bu yüzden onlar gelmeden bir gün önce köyden ayrılıp Windhelm yoluna düşmüştü.
Araba durduğunda Aodray, Lydia ve Riverwood’dan beridir beraber seyahat ettikleri kadın aşağıya indiler. Kadın, arabacıya ücretini verdi ve ikilinin yüzlerine bile bakmadan ilerlemeye başladı. Zaten yol boyunca da tek bir kelime etmediğinden, bu davranış Aodray’ın umurunda olmamıştı.

“Sizden ücret almıyorum.” dedi arabacı Aodray’ın elindeki altınları iteleyerek.
“Neden ki?” diye sordu Aodray anlamaz bir tavırla.
“Sen Ejderdoğan’sın.” diye açıkladı arabacı.
“İyide Ejderdoğan olmamla bunun ne ilgisi var?”
“Ben aptal değilim.” diye başını salladı arabacı. Parmağıyla uçsuz bucaksız gibi görünen dağı göstererek, “Dünya’nın Boğazı’na bizim için gidiyorsun. Eh, benim elimden gelen yardım, sadece bedava seyahat etmeni sağlamak.” diye de ekledi.
Arabacının, itirazları kabul etmeyeceği anlaşılınca Aodray altınlarını kesesine geri koydu ve Lydia’yla beraber köy yolunda yürümeye başladı.
“Bunlar dağa tırmanacağımı nereden biliyorlar?” diye sordu Aodray bir süre sonra.
“Çok açık, Ejderdoğan’ın Whiterun’da ortaya çıktığı duymayan kalmadı.” diye cevapladı Lydia. “Rahatsız olmuş gibisin.”
“Kesinlikle!”
“Ejderhalar geri geldi, herkesin umuda ihtiyacı var. Onlarla beraber Ejderdoğan’ında ortaya çıkmış olması insanları yüreklendiriyor.”
“Hiç sorma!” diye keyifsizce güldü Aodray. “İntihara gelen ejderhayı katleden bir Ejderha avcısı! Eminim hepsi ‘Gel beni öldür!” diye dağlarda bekliyordur.”
“Of, tepesini göremiyorum bile.” dedi Lydia. Elini gözlerine siper etmiş sislerle kaplı dağa bakıyordu. Anlaşılan Aodray’ı dinlememişti. “Oraya nasıl çıkacağız ki?”
“Yedi bin basamak dediklerine göre yukarıya çıkan bir patika olmalı değil mi?” dedi Aodray bozum olmuş bir şekilde.
“Biliyorum zaten.”
“O zaman neden böyle saçma bir soru sordun?”
Lydia, “Çünkü başka şeylere kafa yoruyorsun.” dedi elini indirerek. Kaşlarını çatmış Aodray’a bakıyordu. “Şu an düşünmen gereken tek şey, o aptal basmaklar. Yukarısının çiçek bahçeleriyle mi dolu olduğunu düşünüyorsun? Öyleyse bir daha düşün!”
Aodray bu çıkış karşısında afallamıştı. Gözlerini kırpıştırıp kendine gelmeye çalıştı. Bu sırada kadının ifadesi de yumuşamıştı. Sonunda tüm ısrarlarına rağmen neden yanında geldiğini anlıyordu.
“Teşekkür ederim Lydia.” dedi gülümseyerek. “İyi ki benimle gelmişsin. Haklısın, dalgın bir kafanın o basamakları tırmanmasına imkan yok.”
“Görevim seni korumak Ejderdoğan. Jarl Balgruuf, beni hizmetkarın olarak bu yüzden atadı.”
“Hizmetkar?” diye sordu Aodray gülerek. “Kulağa epey havalı geliyor.”
Kadının güven dolu gülümsemesinin ardından hem biraz dinlenmek hem de aç olan karınlarını doyurmak için köyün hemen girişinde ki hana yöneldiler.
İçerisi Whiterun’daki handan oldukça faklıydı. Bir kere burası epey ufaktı. Uzunlamasına bir yapısı vardı. Tam ortaya genişçe bir ocak kurulmuştu. İçine atılan odunlar çıtırdayarak yanıyor ve hanı ısıtıyordu. Ocağın kenarına dizilen sandalyelerde köylüler gün ortası dedikodularını yapıyordu. Ahşap duvarların dibine dayanan yemek masaları bir kaç kişi dışında boştu. Han sahibinin durduğu tezgahın iki yanına açılan kapılar gezginlerin dinlendiği odalara çıkıyordu. Tezgahın üstünde kurumaya bırakılmış çeşitli baharat ve otlarsa, hanı kokularıyla sarmışlardı. O sırada yerleri süpürmekle meşgul olan genç bir kadın, yeni gelenleri görünce işini yarıda bıraktı ve koşarak yanlarına geldi.
“Vilemyr Hanı’na hoş geldiniz.” dedi kadın eğilerek.
“Teşekkür ederiz.” dedi Aodray. “Biz uzun yoldan geliyoruz, haliyle karnımız çok acıktı-“
Kadın, “O zaman çok şanslısınız.” diye Aodray’ın sözünü böldü. “Köylüler için yahni yapmıştım. Hemen size iki tabak getiriyorum.”
Köşedeki masaya oturduklarında, “Bu heyecan nedir?” diye Lydia’ya fısıldadı.
“Sanırım dışarıdan pek gelen olmuyor. Eh, bir han için her gün aynı yüzleri görmek çok sıkıcı olmalı.”

Kadın neşeyle iki tabak yahni ve birer şişe likörü masalarına bıraktı. İkili önlerine konan, nefis kokular yayan yahniyi midelerine indirmeye başlarken, kadın diğer müşteriyle ilgilenmek için yanlarından ayrıldı.
“Çok teşekkür ederim.”
Aodray sesi duyduğunda ense tüylerinin kalktığını hissetti. Sesin sahibini bir yerlerden hatırlıyordu. Çaktırmadan başını çevirip arkasına baktı.
Bu, onlarla birlikte seyahat eden kadındı. Kahverengi seyahat elbisesi giymişti. Sakin bir şekilde yemeğini yiyordu. Rahat yiyebilmek için, yol boyunca yüzünü gizleyen kukuletasını geriye atmıştı. Kadını tanıyordu.
“Lydia.” dedi alçak sesle. “Bu kadın Dragonsreach’e gelmemiş miydi?”
“Ha, evet o.” dedi Lydia kayıtsız bir şekilde. “Bir sorun mu var?”
“Bizimle seyahat eden kadın da bu değil mi?”
“Nereye varmaya çalışıyorsun?” diye soruya soruyla karşılık verdi Lydia. Anlaşılan sorunu hala kavrayamamıştı.
“Burada ne işi var? Biraz önce buraya pek gelen yoktur dememiş miydin?”
“Birbirimize soru sormaya devam edecek miyiz, yoksa derdini anlatmayı mı tercih edersin?” dedi Lydia, sabrı tükenmişti.
“İkimiz, Ivarstead’e dağı tırmanmak için geldik.” diye açıklamaya koyuldu Aodray. “Bu kadının da aynı şey için geldiğini sanmıyorum.”
“Eee?”
“Bence bizi takip ediyor.”
“Yine kafanda kurmaya başladın.” dedi Lydia yemeğine dönerek. “Keşke şu basamaklara odaklanmaya başlasan.”
Aodray ilgisiz tavır karşısında afallamış olsa da üstelemedi. Ama yine de bir gözüyle arkalarındaki masada oturan güneyliyi takip etmekten geri kalmadı. Lydia ne düşünürse düşünsün, o kadın kendilerini takip ediyordu. Bundan yüzde yüz emindi.
***
Dünya’nın Boğazı… Tamriel’in ise en yüksek ikinci, Skyrim ise en yüksek dağı. Ivarstead’in ılık havası çoktan geride kalmıştı. Basamakları tırmandıkça, patikayı takip ettikçe, hem hava soğuyor hem de dağı saran sis nedeniyle görüş mesafeleri kısalıyordu. Saatlerdir ağır ağır ilerliyorlardı. Köy artık uzaklardaki minik bir karaltıdan ibaretti. İnsan yoktu, canlı yoktu. İki Nord sanki terk edilmiş bir evrene ayak basmışlardı.
“Aodray! Bak bir tane daha!” diye bağırdı Lydia.
“Yine mi?”
Aodray, üzeri karla kaplanmış mermer tablete yaklaştı. Boyu neredeyse kendiyle eşitti. Tepesine doğru keskinleşen bir yapısı vardı. Bu nedenle tabletin tepesi kubbemsi bir görünüş almıştı. Üzerine Dragonsreach’de gördüğü semboller kazınmıştı. Hemen altında ise bu sembollerin karşılığı yer alıyordu. Onun altına da bir ejder başı kabartması işlenmişti. Bu, yol sırasında gördükleri altıncı tabletti.
“Dillerin haykırışlarıyla geldi Gökyüzünün Çocukları’nın fethi,
Kurulmuştu İlk İmparatorluk kılıç ve sesle,
Ve ejderhaların geri çekilişiyle.”
“Acaba bunlardan kaç tane var?” diye sordu Aodray.
“Bilmem!” diye cevapladı Lydia. Fırtına şiddetini iyice arttırdığından Sesini güç bela duyurabilmişti. “Nasılsa yolda görürüz! Devam edelim!”
Aodray tablete son bir kez bakıp arkasına döndü. Fırtınanın içinden kadına doğru gelen dev pençeyi gördüğünde göz bebekleri korkuyla açıldı. Aodray bağırıp Lydia’ya kaçmasını söyleyemeden, pençe hazırlıksız yakalanan kurbanın sağ yanına indi.
Zaman yavaşlamıştı. Uzun, keskin pençeler çelik zırhı göçertmişti. Açıkta kalan koldan ve göçmenin etkisiyle delinen zırhtan kanlar dışarıya fışkırıyordu. Kanlar daha yeni görüş açısına giren düşmanın beyaz postuna sıçrarken, Lydia ters tarafa doğru uçtu ve iç burkan bir sesle merdivenlerden aşağıya yuvarlandı.
Bir Dağ Trol’ü tam karşısında duruyordu. Aodray donup kalmış bir şekilde yaratığın başındaki üç kara göze, dev pençelere bakıyordu. Boyu iki metreden fazlaydı. Bu koca yaratık, fırtına sayesinde kendini gizlemiş ve ikiliyi gafil avlamıştı. Aodray göz ucuyla aşağıda yatan hareketsiz bedene baktı. Sonra gözleri kederle dolmuş bir halde yeniden Dağ Trol’üne baktı.

Nord’un kılıcı fırtınayı bile tedirgin eden hızla çıktı kınından. Muhafız kalkanı ölüme karşı koymak için yükseldi göğüs hizasına.
Trol meydan okumayı anlamamıştı belki ama yine de öfkeyle saldırdı. Olağanca gücüyle pençesini Nord’un kalkanına indirdi. Nord darbenin şiddetiyle geriledi. Her ne kadar yüzüne kararlılık kazınmış olsa da çelik kalkanın yamulduğu hissetmişti. Fazla vakti yoktu. Acele etmeli ve Lydia’yı -eğer her şey için çok geç değilse- kurtarmalıydı.
İkinci darbe yine aynı yerden gelmişti. Bu sefer kolunun kırılması pahasına tüm kuvvetiyle kalkana asıldı ve pençeyi karşıladı. Ani bir hamleyle de kılıcını düşmanının göğsüne savurdu. Yaratık göğsüne açılan boydan boya uzanan yarık nedeniyle acıyla böğürdü.
Şimdi acının da etkisiyle çılgınlar gibi saldırıyordu. Körlemesine savurduğu kollardan kaçmak neredeyse imkansız gibiydi. İlk iki darbeden refleksleri sayesinde kaçtı, fakat üçüncü kafasına tam yanından isabet edecekken son anda yere atladı.
Yere atladığında, bacağı kara gömülmüş bir taşa çarpmıştı. Sızlanmaya vakit yoktu, anında yüzünü döndü. Saçlarının kara değdiğini yeni fark ediyordu. Anlaşılan darbeden kaçarken miğferi çıkmıştı.
Bacağı nedeniyle hızlı bir şekilde ayağa kalkamazdı. Eğer bunu deneyecek olursa Trol’ün onu ikiye bölmesi işten bile değildi. İçinden bir ses, Trol’ün ve onun son bir hamle hakkı kaldığını söylüyordu. Avantajlı durumda olan yaratık, sağ kolunu havaya kaldırdı ve Aodray’ı öldürmek için yere doğru savurdu.
Bedenden kopan uzun, beyaz kıllarla kaplı kol cansız bir halde yere düştü. Avantaj artık Aodray’daydı. Kalkanına yüklenerek yerden kalktı ve nefretle düşmanına baktı. Trol bir kolunu kaybetmişti ama pes edecek değildi. İçgüdüleri onu saldırmaya zorlayacaktı. Yaratık sağlam kolunu havaya kaldırdı.
“FUS!”
Trol, saldırısın ortasında sendeledi. Kelime bu sefer Aodray’ı halsiz bırakmamıştı. Aksine içini büyük bir güçle doldurmuştu. Kalkanı yere attı ve sol eliyle kılıcın kabzasını destekleyerek, soğuk çeliği yaratığının böğrüne sapladı. Trol’den dağı titreten haykırışlar yükseliyordu.
Kılıcın yarattığı kan oluğundan süzülen siyah sıvı, savaşın bittiğinin habercisiydi.